Bir Duyguyu Öldürmek

elicia

Bu sefer, bana ait olmayan bir yazıyı paylaşmak istedim. 1981 yılında bir dergide yayımlanan yazı, başka bir zaman bu kadar etkili olamazdı belki. Tam da şimdi duymak ihtiyacında olduklarım, umarım size de iyi gelirler:

Herhangi bir duyguyu öldürmenin yolu, onda diretmek, onu sürekli kurcalamak, abartmaktır. İnsanlığı sevmekte diretirseniz, eninde sonunda herkesten nefret edeceğiniz, alnınıza yazılmış gibidir. Öyle ya, insanlığı sevmekte diretiyorsanız, onun sevimli olmasında da direteceksiniz; oysa yarı yarıya değildir. Tıpkı bunun gibi, kocanızı sevmekte diretirseniz, ondan gizli nefret etmekten kendinizi alamazsınız. Hiç kimse sürekli sevimli değildir de ondan. Olmalarında diretirseniz, bu zorbalık olur onlara karşı, daha da az sevimli olurlar. Siz de kendinizi onları sevimli olmasalar da sevmeye ya da sever gibi görünmeye zorlarsınız, her şeyi çarpıtır, nefrete düşersiniz. Herhangi bir duyguyu zorlamanın sonu o duygunun ölümü, onun yerine karşıt bir şeyin konmasıdır. Whitman her şeye, herkese sevgi duymakta diretiyordu. Derken, sonunda yalnız ölüme inanır oldu, hem de tek kendi ölümüne değil, bütün insanların ölümüne. Tıpkı bunun gibi, “Gülümsemeye çalış!” savsözü sonunda, gülümseyenlerin yüreğinde yırtıcı bir öfke yatıyor, o ünlü şen sabah selamlaşmaları, bütün şen insanların içinde acı bir safranın düğümlenmesine yol açıyor.

Olmaz böyle. Duygularınızı her zorlayışta kendinize zarar verir, istediğiniz etkinin tam tersini yaratırsınız. Bir kimseyi sevmeye zorlayın kendinizi, ne yaparsanız yapın, eninde sonunda o kimseden tiksinirsiniz. Yapılacak tek şey, içinizde gerçekten taşıdığınız duygulara sahip çıkmak, hiç birini değişikliğe zorlamamaktır. Öteki kişiyi özgür bırakmanın tek yolu budur. Kocanızı öldürmek geliyorsa içinizden, “Ah, onu gene de çok seviyorum. Her şeyimle bağlıyım ona,” demeyin. Böyle demek, yalnız kendinize değil, ona karşı da zorbalıktır. O zorlanmaktan hoşlanmaz, sevginizle bile olsa. Şöyle deyin kendinize: “Onu öldürebilirim, bu bir gerçek. Ama iyisi mi öldürmeyeyim.” O zaman duygularınız kendi dengesini bulur.” — D. H Lawrence (Kimse Beni Sevmiyor) ||

Kifayetsiz Muhterisler

man-person-people-emotions-2.jpg

Bugün kendi yazdığım bir yazıyı paylaşmak yerine, son zamanlarda oldukça muzdarip olduğum bir konu hakkında bilgi vermek istedim. Bazı insanların bir takım yerlere nasıl geldiğini bir türlü aklınız almıyorsa, yalnız değilsiniz. Korkmayın haset olan biz değiliz, tamam belki birazcık olabilir; ama adamlar bilimsel olarak açıklamışlar bunun nasıl olduğunu. Mütevazi olmaktan vazgeçmezsek kırılmaya devam edeceğimizi şu şekilde anlatmışlar:

Dunning-Kruger Etkisi ya da Kifayetsiz Muhterisler

New York Stern School of Business’te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, Türk sağduyusunun yüzyıllardır “cahil cesareti” dediği şeydir aslında.

Journal of Personality and Social Psychology’nin Aralık 1999 tarihli sayısında yayımlanan teorileri özetle “cehalet, gerçek bilginin aksine,bireyin kendine olan güvenini artırır” der. (Bu cümle de Charles Darwin’e aittir zaten.)

Yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:

Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.

Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.

Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle, antrenmanla artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Değerlendirme zaafı

İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi’nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular.Ardından öğrencilerden “testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini” istediler. En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerine,ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70’e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı. En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçak gönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70’ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)

İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, “kronik kendi kendini değerlendirme (auto-evaluation) yeteneksizliğine” bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu “yetersizlik + haddini bilmeme” kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.

İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan “yetersiz”, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir “hak” olarak görecektir. “Uyanıklık” bilecektir.

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında ”fazla alçakgönüllü” davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından ”ihtiras eksikliği” ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten genelde ”aynı yoldan geçmiş” insanlardır.

Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, “kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek” adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu’nun Peter Prensibi’nin (*) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.

Sonuçta, “kifayetsiz muhterisler” her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır. Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.

(*) Peter Prensibi: Her çalışan, iş ortamında yetersiz olduğu noktaya kadar yükselir, der. Bunun doğal sonucu olarak, yüksek makamlar daima yetersiz insanlar tarafından işgal edilir.

Ben Bir Moso Ağacıyım

12db631b0a85481426cd7c95b8ac2415_1331424986

Uzakdoğu’da yetişmekte olan moso adında bir çeşit bambu ağacı vardır. Moso ağacı dikildikten sonra en ideal şartlar sağlansa bile hiç bir gelişim göstermez. Bunu bilmeyenler ağacın tutmadığını, yerini sevmediğini düşünebilirler. Bu yerinde sayma süreci yaklaşık beş yıl sürer. Sonra birden bire günde 40-45 santim civarında büyümeye başlar. İki ay içinde yaklaşık otuz metre boyuna erişir. Ne olmuşturda bu moso ağacı 5 yıldan sonra birden bire büyümüştür? Şanslı olduğu için mi? Yoksa birisi ona bir sihir yaptığı için mi?

Aslında cevap çok basittir. Çünkü moso ağacı hiç bir zaman durmamıştır, beş yıl boyunca çalışmıştır. Ancak bu çalışma dışarıdan gözle görülür bir şekilde değil içeriden, toprağın altından olmuştur. Beş yıl boyunca otuz metrelik heybeti taşıyabilmek için, hızlı büyüyebilmek için, toprağa sağlam kökler salmakla meşgul olmuştur.Kendini içeriden geliştirmiştir.Yüzlerce metrelik kökler salmıştır toprağa, aslında moso ağacı hiç durmamıştır, hep çalışmıştır, hep değişmiştir.

Moso ağacının içten içe ne yaptığını bilmeyenler kimbilir onun hakkında neler söylemişlerdir. Hiç değişmiyor, bu kadarcıkmış, küçükmüş, ne yaparsan yap değişmiyor…Bunlar hep başkalarının fikirleri, moso ağacı bunlara aldırış etmeden hep çalışmış ve hep gelişerek değişmiş ve hazır olduğunda içindeki değişim dışına da yansımış. Bütün insanları hayretler içinde bırakmış…

Çocuk Olmak Özgürlüktür

cocuk

Çocukken, henüz öğrenmediğin çok şey var iken, çıkartabilirsin içindeki cevheri, ancak o zaman gerekli cesareti gösterir ve farkında olmadan en iyi atışını yaparsın. El yordamı ile mistisizm bir olur sanki. Çocuğun yaptıklarına hayret edersin. Dikkatsiz atışlar yapar ve her bir nokta olması gerektiği yere düşer. Bu rahatlığın ve tesadüfi mükemmelliğin bir nedeni de çocuğun sadece sevdiği şeyleri yapmasıdır. Yapmacık ilgiler duymaz, insanların ne diyeceğini veya beğenip beğenmeyeceklerini düşünmez. Tarz yaratmaya kalkışmaz veya kandırmaz. İçinden geleni yapar sadece.

Çoğu zaman düşünüyorum; ben neden bu kadar düzgün olmaya çalışıyorum. Düzgün olmaya çalışmak, insanda farklı hiçbir yan bırakmaz. Var olan 3grlık yaratıcılığı da alır götürür. Düzgün olmak; özgür olmak tanımının tam tersidir. Ve bir insan kendini bilerek ve isteyerek bu kör kuyuya neden atar bilmem. Herkesin seveceği bir insan olmak hayatımın gayesi midir? O kadar ki yeni biri ile tanışmak beni mide kramplarına sürükler (ya beni sevmezse diye). Bunu klişelerden klişe beğenip çocukluğumdaki sevgi eksikliğine bağlamak isterdim; fakat dünyanın en iyi annesine sahip olduğumu söyleyebilirim. O kadar iyi ki geri kalan hiçbir akrabamın beni sevmesine ihtiyaç bırakmamıştır.

Çocuk gibi olsam, bu beğenilme arzusundan sıyrılsam ve farklı olsam. İçimden gelen o sesteki kişi olsam. Fazla düzgün olmaya çalışmak insanın cesaretini elbet kıracaktır. Manyak olmaya karar versem mesela? Hayatımda kimse tarafından kısıtlanmamış ve kurallar koyulmamış olduğum için belki de öyle bir otokontrole sahibim ki anlatamam. Bir çocuğun hareketlerini ve tepkilerini hatırlamıyorum bile.

Yine de düşünüyorum insan ne kadar tutsak olursa olsun –fiziksel veya ruhsal- kendini özgür bırakabildiği tek bir alan olmalı en azından. Benim için yazmak olabilir mesela. Yapmaya özendiğim o kadar çok şey var iken, bunların bazılarının etkisi zamanla geçer iken, yapabildiğim, hatta yapmazsam ölebileceğim tek aktivite bu ise; bu da benim özgürlüğümdür belki.

Her durumda geçerli olmasa da insan bilmezken özgürdür.

Hayat kaygısının önemli rolünü de unutmamak gerekir ki benim gibi bu endişeleri hat safhada yaşayanlar kuralların dışına çıkmayanlardır. Risk almaktan ve değişiklikten öcü görmüş gibi kaçan; ama yeni yerlere gidenleri ve yeni insanlarla tanışanları içten içe kıskanan, bir türlü kendinden memnun olmayan huzursuz ruhlar beni anlayacaktır.

Aelita Andre 5 yaşında profesyonel bir ressam bana bunları düşündürdü. Ona özenirken kendimi yazarken buldum. Bugün boya yapmaya kalksam ne olurdu dedim. Üstüm başım fazla kirlenmesin diye uğraşırdım herhalde; çünkü biliyorum ki bunlar kıyafetten çıkmaz ve kıyafet almak için para gerekir vs. veya insanların beğenip beğenmeyeceği endişesiyle daha önce gördüklerimden bir şeyler yapmaya çalışırdım; çünkü biliyorum ki bu dünyada beğenilmezsen var olamazsın vs. Sonuç olarak resim yapabilecek kadar özgür ve cesur değilim.

Kuralların dışında oynamayı sevmem ne de olsa. Sorunum neyse bunu sevmeyi öğrenmeliyim. Belki beni bir yere taşıyacak olan şey bu sorunlar olacaktır…

“There is no must in art because art is free.”

Wassily Kandinsky