Sakız Adası Gezisi

1200x700-7.jpg

Geçen seneden kalan 7 günlük iznimin bir kısmını küçük bir geziye ayırdım. Şeytanın bacağını kıralım, ülke sınırları dışına çıkalım maksadıyla, bir haftalık gebeşmeli tam pansiyon otel parasını iki günlük sakız adası turu için harcamış olduk. Pasaport, kapı vizesi, otel, feribot, tur derken biraz pahalıya patladı ama değdi. Yaptığımız hiçbir tercihten pişman olmadan dönmeyi başardıysak iyidir bence. Gidecek olanlar varsa – insan deli gibi bakıyor nerede kalsam, ne yesem, nereyi gezsem diye – ben de birkaç öneri sunayım.

Ulaşım için Ertürk Line’ın hızlı feribotunu tercih ettik. Aman 25 dk geç gideyim bir kaç kuruş ucuz olsun demeyin. Tüm feribotlar aynı saatte yola çıkıyor ve adaya varıyor. Dolayısıyla vardığınızda, vize ve pasaport kuyruğu sizi bekliyor. Tam heyecanla yareppim yurt dışındayım, bakın bakın ayak basıyorum diye gereksizce heyecanlanırken, saatlerce kuyrukta bekleyip hevesiniz kursağınızda kalmasın. Tabi kimsenin bu kadar coşkulu olduğunu da zannetmiyorum. Benim verdiğim tepkileri veren, 12 yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı. Sonra kendime geldim. Vize işlemleri için gerekli belgeleri daha önceden feribot firmasına ulaştırdığımız için bir sürprizle karşılaşmadık, parmak izi ve 35 Euro vererek adaya giriş yaptık.

İlk girişte biraz hayal kırıklığına uğramadım değil. İnsanın zihninde nasıl canlanıyorsa artık, mavi beyaz evler, her yerde tabaklar kırılıyor, sirtakiler hoppa filan, hiç alakası yok. İlk bakışta az gelişmiş bir kasaba gibi gözüküyor; ama detayları inceledikçe saygı duyuyor insan. Yani ilk anda liman, yapılar, modern gözükmüyor; ama çoğunlukla elektrikli arabalar kullanılıyor mesela. Her şey insanda bitiyor tabi. Kuş geçsin diye trafikte bekleyen insan gördük. Hani hep anlatırlar ya, valla kardeş adımını atıyorsun, duruyorlar diye. O gerçekmiş. Yarım saatlik mesafede insan profili nasıl bu kadar farklı olabiliyor, belli değil.

Ertürk Line’dan 25 Euro’ya aldığımız Güney Ada Turu için saat 12.00’a kadar oyalandık. Limana en yakın kafede birer kahve içtik, bir türlü limonlu soda bulamadık, biraz panikledik. Coğrafi olarak bu kadar yakın olmamıza rağmen dillerimiz nasıl bu kadar farklı diye fazlaca şaşırdık. Dillere merakı olan ve en azından bir kaç dilde ne dendiğini anlayabilen bir insan olarak, konuşulanlardan tek kelime anlamadım.

1200x700-1

Güney Ada Turu’na Armolia ile başladık. Sakız ağaçları ve seramikleri ile ünlü olan bu köyde hızlandırılmış bir tur yaptık. Sakız toplamak ne zor işmiş onu anladık. Hediyelik eşya dükkanında euroları saçtık. Hemen yine otobüse atlayıp Pyrgi’ye doğru yola çıktık. Tabi siz bu köyleri limandan çıkar çıkmaz kiralayacağınız araba ile de gezebilirsiniz. Yani öyle dümdüz bakıp, dönecekseniz olur tabi. Ama tur rehberinin verdiği bilgilerle gezdiğiniz her yer daha anlamlı hale geliyor. Bazen gereksiz ayrıntılar olsa da, haritada yer bulmaya harcayacağınız enerjiyi, bizim gibi saniyede 219 fotoğraf çekmeye verebilirsiniz.

1200x700-2

Pyrgi’ye bayıldım. O andan itibaren yunan esintisini, antik zamanları hissetmeye başlıyorsunuz. Merkezin 25 km güneyinde bulunan bu köy inşaa edildiği günden beri aynı şekilde duruyor. Dar sokaklar, kiliseler, korsanlardan kaçmak için yapılan köprüler ve tabi ki evlerin üstlerindeki siyah beyaz geometrik şekiller. Beni benden aldılar. Her biri farklı anlamlara gelen desenleri önce beyaza boyayıp, sonra kazıyarak ortaya çıkarmışlar. Aynı zamanda Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden önce, gemici bulmak için adaya geldiğinde, kaldığı evi de burada görebilirsiniz. Hatta burada çocukları olmuş ve hala soyadı Kolomb olan aileler burada yaşıyor. Turistlerin uydurması mıdır, kimin inancıdır bilinmez tabi; ama bu evin önünde fotoğraf çekilenin Amerika’ya gittiği söyleniyor.

IMG_6955.jpg

Bir sonraki durağımız Mesta’dan önce öğlen yemeği için şimdilerde Mesta Port denilen Paşa Limanı’na gittik. Yemek konusunda, bir vejetaryen olarak tavsiyelerim çok dinlenmese de, en azından burada bir Greek Salata yiyin derim. Adamlar menüleri bile Türkçe yapmışlar. Çünkü kimse birbirini anlamıyor, ancak göstererek anlaşılıyor. Burada keşfedilmemişliğin verdiği bir bebeksilik <3 Sessiz, sakin, rüzgarlı, anladığım kadarıyla pek kullanılmayan bir liman. Denizin içinde kolum kadar balıklar yüzüyor. Her yerde kediler, karavanda yaşayan bir dede, hızlı hızlı konuşan bir kaç teyze… Denize ayaklarımı sokup, bir kaç taş toplandıktan sonra (olmazsa olmaz) Mesta’ya yöneliyoruz.

1200x700-3

Burası Bizans döneminde inşa edilen, en iyi korunmuş ortaçağ köylerinden biriymiş. Köy, korsanların yolunu şaşırması ve köy merkezindeki önemli binalara ulaşamamaları için, labirent şeklinde inşa edilmiş. Belli ki işe de yaramış. Dışarıdan oldukça mütevazi gözüken, 1833 yılından Palaios Taksiarhis’e ait kubbeli kral kilisesinin içine girdiğinizde gözlerinize inanamayacağınız bir zenginlik yatıyor. Kimsenin bir şey çalmaya yeltenmemesi bize baya garip geldi tabi. Utanç verici olan şey ise yalnızca Türkçe olarak uyarılar konmuş olması. Artık nasıl bir ihtiyaç duyulduysa.

1200x700-4.jpg

Bu arada benim dikkatimi çeken, yolda sık sık küçük kutuların içinde bazı fotoğrafların, mumların ve hac olmasıydı. Kendimce “acil günah çıkarma noktası” olarak tanımladığım kutucukların meğerse hüzünlü bir durumu varmış. Şapel olarak adlandırılan bu noktalar, kaza sonucu, tam da orada hayatını kaybedenleri anmak için yapılmış. Adada ciddi sayıda motor kazası olduğunu söyleyebiliriz. Motor kiralayanlar dikkat!

1200x700-6.jpg

12.00’da başlayan turumuz 16.30 gibi sona erdikten sonra, rezervasyon yaptırdığımız oteli aramaya koyulduk. Burası aynı Kordona benziyor aslında, kafeler, barlar, tavernalar… En güzel tarafı da kimse çekiştirmiyor, hoş geldin abla, buraya otur gibi bir şey yok. Neyseki oteli elimizle koymuş gibi buluyoruz. Limana yakın konaklamak isteyenlere Faidra Oteli kesinlikle tavsiye ederim. Eski bir konaktan devşirme otelin üst kısmında odalar, alt kısımda ise restoran bulunuyor. Yemek tavsiyelerimi es geçiyorum, deniz gören odayı ayırtmayı ihmal etmeyin. Püfür püfür balkonda oturup, denize bakıp içlenirsiniz bi güzel. Sonra rüzgardan falafoş olup, tertemiz kokulu yastıkta rahat bir uyku çekebilirsiniz.

Kahvaltı kültürleri pek yok, ama reçelleri harika. Her şeyin sakızlısı var tabi. Bence marketlerdeki bilimum satılan meyve suları inanılmaz iyi, sakızlı su, sakızlı gazoz da güzel ama o aloe veralı meyve suları neydi öyle. Sanırım ithalat işine gireceğim. Bknz: Foto

1200x700-5.jpg

İkinci gün serbest dolaşım. Çantaları otelde bırakıp, bir uçtan bir uca gezmeye çıktık. Etnografya Müzesi’ni gezdik (fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı, iki tane kadın bir saat boyunca peşimizden ayrılmadı), üniversite bahçesinde turladık. Sonra kiliselerin etrafında döndük, sokak resimlerini fotoğrafladık. Tam çarşıyı bulduk ki siesta! Dükkanlar kapattı gitti. Saat 15.00 ile 17.00 arası neredeyse tüm dükkanlar kapalı oluyormuş. Dolaşmaya devam ettik, Sakız Adası Koreas Kütüphanesi ve Argenti Müzesini bulduk. Orayı da görmenizi tavsiye ederim. Müzelere giriş 2 Euro olduğundan kaybedeceğiniz bir şey yok.

IMG_7088.jpg

Feribot saati yaklaşırken, biraz nefeslenmek için tost yaptığını gördüğümüz, kalabalık bir kafeye girdik. Atina’dan geldiğini düşündüğümüz devasa bir gemi tam önümüze yanaştı. Meğerse kafedeki kalabalık yakınlarını bekliyormuş. Bir anda gemiden inenler, sarılanlar, adanın popülasyonu %10 kadar artmış olabilir. Tur rehberimizin dediğine göre okullar kapandıktan sonra, gençler büyükanne ve büyükbabalarının yanına geliyorlarmış, tam da o anın içine denk geldik. 5 dakika sonra ortalıkta kimse kalmamıştı.

Artık bize de yavaş yavaş yol göründü, hiç istemeyerek de olsa feribota doğru son enerjimizle yola koyulduk. Bir günümüz daha olsaydı plaj turu yapabilirdik. Bence siz, Lithi Plajını ve bütün sahili volkanik siyah taşlardan oluşan Mavra Volia Plajı’nı görmeden dönmeyin. Sakız Adası’na dair gözlemlerim şimdilik bu kadar. Fotoğraflar için beni Instagram‘dan takip edebilirsiniz.

Yıllık İzin Günlükleri – 3

Yazı dizisinin üçüncü ve son kısmından merhaba. Siz bu satırları okurken ben evde malak gibi yatıyor olacağım. Çünkü biraz yoruldum. “Yarın mesai başlıyor” bunalımına girmeden, görüşmeyeli neler olduğundan bahsedeyim.

En son Kabak Koyu’na doğru yola çıkmıştık. Yolumuzun üstünde yüzlerce paraşüt görünce Ölüdeniz’de duraklamak istedik. Uzaktan bakıldığında akvaryuma benzeyen muhteşem bir deniz, kalabalık olmayan bir plaj ve her an kafanıza inebilecek paraşütçüler. Havada ciddi bir trafik var. İsteyeni 200 TL’ye uçuruyorlarmış. Düşündüm de üstüne para verseler yapmam. O kadar da maceracı değilim. Hem ben hep sonrasını düşünürüm. Birden bu kadar çok adrenalin salgılarsam, sonra küçük şeylere heyecanlanamam gibi. Neyse psikolojik konulara girmek istemiyorum ama son paragrafta gireceğim galiba.

Konaklayacağımız yer olan Shambala’ya gitmek üzere iç ürperten virajlı dağ yollarından geçtik ve ormanın ortasında navigasyon bize arabayı park edip yürüyerek devam etmemiz gerektiğini söyleyince azıcık korkmadık değil. Hadi kendi adıma konuşayım, biraz panikledim. Dolduğunda kalkan ve camı penceresi olmayan bir Kabak Koyu minibüsü bulduk. Bizim arabayla gidemediğimiz yollardan bu nasıl gidecek diye düşünürken, hayatın film şeridi gibi gözlerin önünden geçmesi neymiş anladık. Uçurum kenarlarından tozutarak, hoplayarak ve “tangır tungur” sesleri eşliğinde gideceğimiz yere vardık. (bknz:foto)

Shambala’yı nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Çünkü bir yeri aynı anda hem sevip hem sevmediğim olmamıştı. İşin içinde biraz da beklentiler var tabi ki. Kökü kuruyasıcalar. İki türlü anlatmaya çalışayım. Kaldığımız evi (Tebessüm) gideceklere tavsiye etmem. Oraya kadar gittiyseniz büyük bungalov evleri tercih etmelisiniz. Çünkü benim gibi aktivite bekleyenler hayal kırıklığına uğrayıp, günün tamamını orada geçireceklerini anladıklarında odanın daha büyük, manzaralı olmasını isteyebilir.

Yıllardır gitmek istediğim Shambala’nın konseptine baktığımda safari, şelale turu, koyları gezme, yoga seansları filan gibi düşüncelere kapılmışım. Halbuki olay başkaymış. Psychedelic sayılabilecek müzikler eşliğinde fazla kıpırdamadan güneşte, gölgede veya bulduğunuz bir kuytu köşede yatmakmış. Alışık olmadığımız bu tarz bizi durdurmadı tabi ki. Biraz uyum sağladık, biraz gezdik. Koya inen minik bir patika bulduk. Hippilerle arkadaş olduk (Beni pek sevmediler). Tek başıma olsa da muhteşem Akdeniz manzarasına karşı yoga yapabildim. (bknz:foto)

Shambala’da aldığımız hizmet somut anlamda ne iyi ne de kötüydü. Buna yemekler de dahil. Ama öyle bir manzara vardı ki önümüzde. Baya insanın karnını doyuruyor, yıldızlar üstünü örtüyor filan. Belli ki herkes bunun için gidiyor. Sabah, öğle, akşam havuz kenarında, Kabak Koyu’na bakan verandada konuşlanabilirsiniz.

İkinci gün, şu şelaleyi kendimiz bulalım istediysek de ilk denemede başarısız olduk. Terlikle gidilecek yol olmadığına karar verip akşam üzeri daha hazırlıklı bir şekilde yola koyulduk. Yine de bu denli bir hazırlık gerektirdiğini düşünmezdim. Baya tırmanma takımları olsa yeriymiş. İki yol var dediler, biri zor biri kolay. Tabi ki zoru seçtik, insanlar bilememiştir biz gideriz dedik. Dedik ama tırtlamamız çok uzun sürmedi! Yoldan dönen herkes tırmanamadık, ölüyorduk filan deyince. Ya biz de kolaydan şey yapalım madem dedik. Zira o da hayatımda tırmandığım en dik ve uzun dağ yolculuğu oldu.

Kilometrelerce çıktık, geri dönüş yolunu hatırlamayacak kıvama geldikçe beni bir panikler sarıyor içecek suyumuz da tükeniyordu. Telefon çekmeyeli baya olmuş, biraz yorgunluktan, biraz da endişeden bacaklarım titremeye başlamıştı. Önümüzdeki grup daha önce çıkmış ve tekrar laylaylom diye çıkınca, anksiyetemin üzerine çöken “İNAT” ağır bastı. Bunlar yapıyorsa, ben de yaparım diye diye gittim. Tırmanmayı bitirip şelaleye (dağın içine) inmeye başladığımızda yine bir panik dalgası. Manyak psikolojimin gelgitlerini anlatamam herhalde. Bir yandan diyorum delirdin mi sen geri dön bak gücün kalmadı, diğer yandan buraya kadar geldim artık ölmek var dönmek yok, bu bir gurur meselesi. O şelale görülecek!

Telefonların iki buçuk saattir çekmediği, kapasitemin üstünde bir yolculuktan sonra küçük şelaleye vardık. Biraz daha ilerlersek büyük şelaleyi görecektik ama bir adım daha atacak gücüm yoktu. Bu neyimize yetmiyor dedim, kızdım. Diğerleri yola devam ederken, kendimce başarmış olsam bile başarısız hissettim kendimi. Alt tarafı bir doğa yolculuğu demeyin! Tamamlama, başladığım işi bitirme konusunda inadımdan öleceğimi kanıtladım az önce. Ve bir daha aynı yolu gitmeyeceğime göre, büyük şelaleyi asla göremeyeceğim. Yalnız buraya yazıyorum (gerçek anlamda) bir gün zengin olursam helikopter tutup gideceğim oraya. Anlayın yani ne kadar yüksek! (bknz:meşhurşelale)

Medeniyete ulaştığımda hemen cep telefonuma sarıldım, elimdeki pet şişeyi çalılara fırlatıp (sonra aldık), kendimi marketin önüne attım. İnsan gerçekten hayret ediyor! Öyle bir doğa yürüyüşü oldu ki çevreci kimliğimden tümüyle sıyrıldım. O gece rüyamda gördüğüm geri dönüşüm kutularının bu konuyla hiç ilgisi yok. Her yer AVM olsun!

Ertesi gün çok da içimiz burulmayarak dönüş yoluna çıktık. Burada yapacak bir şey kalmamıştı zaten. Dikkatimi çeken şey ise o kadar ormanda, bayırda olmamıza rağmen hiçbir hayvanla yolumuzun kesişmemesi. Dönüş yolunda önümüze çıkan kaplumbağayı saymazsak, denizde balık bile yoktu sanki.

Detayları Instagram ve Twitter‘dan takip edebilirsiniz.✌

Yıllık İzin Günlükleri – 2

Yıllık iznimin evde oturmalı kısmı bitti gezelim görelim kısmı başladı. Zaten biraz daha otursaydım işe dönmeyi düşünüyordum. Şaka şaka o kadar değil. Neyse, her zaman festivalci, gezici bloggerlara özenmişimdir. Şimdi ballandırma sırası bende.

Yolculuğumuzun ilk kısmı olan Akyaka’ya vardık. Çantaları fırlatıp, keşfe çıktık. Yol arkadaşım başlarda çok da heyecanlı değildi. Sadece arabada hızını sabitleyip, en az benzinle nasıl giderim diye düşünürken, bir baktım kendini Azmak Nehri’ne bırakmış sürükleniyor! Bildiğiniz buzlu su. Bir süre sonra insan uyuşmaya başlıyor. (bknz:foto)

Ama her girdiğinizde bir yaş daha gençleşiyormuşsunuz gibi. GoPro ile çekim yapmaya çalışırken akıntıya filan kapılıyorduk. Buranın olayı da buymuş. Nehrin içinde nargile içen adam vardı. Soğuk içine işlemiş vay be dedik selamladık.

Azmak Nehri’ni tekne turu ile yarım saatte gezmek de mümkün; fakat biz nehir boyunca yürümeyi tercih ettik. Çok da iyi yaptık. Tekne turu deyim yerindeyse gösterip de elletmeme durumu. Halbuki nehir boyunca konumlanmış otel ve bilimum tesislere rağmen, yürümek çok daha eğlenceli. (bakınız:tavsiye)

Sonra Akyaka’nın diğer güzelliklerini keşfetmek üzere birer bisiklet kiraladık. Aslında gezilecek çok büyük bir alan yok. Bir de her yerde karşımıza çıkan şu dağ var! İki gündür biraz sinirimi bozuyor. Paralel uzanan dağlara alışkın değilim. Önümüzü kapatıyor, sanki dünya bu kadarmış hissini veriyor insana. Siz buna takılmayın tabi.

Gidilecek iki adet bisiklet yolu mevcut. Biri palmiye ağaçları arasındaki kamp alanlarına doğru sahil şeridini takip etmek (28 km). Diğeri ise tam ters yönde okaliptüs ağaçları arasından Gökova Köyü’ne doğru seyretmek (4 km). Biz tabi ki ikinci yolu tercih ettik. Yolun bir kısmında arabalar çakıl taşlarını fırlattırarak gitmeseydi iyiydi. Ama diğer yolu tercih etseydik bugün popomuzun üstüne oturamayabilirdik. Zira şuan bile sıkıntı yaşıyoruz. (bakınız:tavsiye veremedi)

Anladığım kadarıyla herkesin birincil konusu olan yemeklerden bahsedelim biraz. Ama çok beklentiniz olmasın çünkü vejetaryenim. Azmak Nehri kıyısındaki balıkçılardan çok bahsedemeyeceğim ama pahalı olduklarını söyleyebilirim. Adı “Ayşe Ananın Yeri” olan ama seri üretime bağlamış ve uygun fiyatlı zeytinyağlıları tercih ettik.

Akyaka ile ilgili diyebilirim ki konaklama, deniz-şezlong işleri baya uygunken, tost ve dondurma gibi küçük şeyler oldukça pahalı. Bu arada bizim vaktimiz yetmedi ama Azmak Nehri kıyısında organik köy kahvaltısı tabelalarına melül melül bakarak tekrar yola çıktık. Ver elini Kabak Koyu!