Mışı Mışı Ağacının Dalında

Bu blog ile ilk defa karşılaşan ve öylesine başlıklara bakan biri kafayı mutlulukla bozmuş biri olduğumu düşünecektir. Nispeten doğru :) Fakat henüz çözebilmiş değilim. Aksine bu konu üzerinde kendimi sıktıkça, okudukça, kuyruğunun mutluluk olduğunu zanneden ve onu asla yakalayamayan kedi gibi dönüp duruyorum. Belki de bu değildir. Belki mutlu olmamız bile gerekmiyordur.

Ekşi sözlükte bir hayırsever mutluluğun formülünü çıkarmış. Yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Sabit mutluluk teorisini özetleyecek olursak, bilindiği gibi beklentiler arttıkça mutlu olmak zorlaşır. Ayrıca beklentilerin değişmesinin mutlulukta meydana getirdiği değişim ile yaşanmışlıkların değişmesinin beklentilerde meydana getirdiği değişiklik birbirlerine zıt, fakat büyüklük olarak orantılıdır. Bu durumda mutluluk vizyondan bağımsızdır; kim olursak olalım (en zengin, en başarılı vs.) mutluluk miktarımızın değişmeyeceğini gösterir.

Hımm. O zaman çok zengin olmak, çok güzel olmak, çok başarılı olmak mutluluk miktarımızı etkileyen bir etmen değilse, küçüklüğümüzden beri, okul veya sosyal ortamların da yardımıyla, başka bir şeye yönlendirilmemiş olan bizler tam olarak ne olmak için çalışacağız?

Keşke bu dönemde yarı tanrılar filan olsaydı. Deseydi ki “evlat bıdı bıdı dağının tepesinde bir mışı mışı ağacı var. Git o ağacın dalından sallanarak dünyaya ters bak, işte o zaman kadim mutluluk tanrıçası (nedense kadın) seni bulacak.” Eminim ulaşmak daha kolay olurdu. En azından hangi yoldan gideceğini ve kimlerle savaşacağını bilirdin.

İnsanın kendi içine yaptığı yolculuk en zoru. Bir ortaokul çocuğu kadar acımasız olabiliyorum kendime. Aslında bir düzen oluşturmak önemli, rutinlerimi seviyorum. Planlı olarak rutinden çıkmayı da seviyorum. Kimse inanmıyor ama çalışmayı da seviyorum. Bir çok sebebi var. Ama derindeki sebebi, yapmaktan korktuğum şeylerden beni alıkoyması ve bahane olması. Hem iyi hem de kötü şeyler için. Sonra bir bakıyorum zaman geçmiş ve artık o şeylerin bir önemi kalmamış. Mesela yurt dışına gitmekten de alıkoyuyor ama iyi bir bahane olduğu için üzülmüyorum. Esasında gideceğime inanmıyorum. Ama kimseye evde candy crush oynamam lazım şimdi bir yere çıkamam diyemem.🙄 Durdukça duruyor, çalıştıkça parlıyor insan. (Bir kedi atasözü)

Peki bize öğretildiği kadarıyla mutlu olmak için ne yapıyoruz? Aslında bunun için instagram hikayelerine bakabilirsin. Eğer bir hafta sonu evdeysen ve kendine acımak istiyorsan kesinlikle tavsiye ederim.👌🏻Her ne kadar kendinle barışık ol, iç huzur arayışında ol bir şekilde kaçırdıkların için perişan olmanı sağlayabilirler.

Esas sorun tatmin sanırım. Bazen öyle doyumsuz olabiliyorum ki. Yaptığım dondurma tercihinden bile pişmanlık duyuyorum.😒 Sürekli almamış, yapmamış olduklarımı düşünmekten öyle enerji harcıyorum ki kilo veriyor olabilirim. Hop fayda çıkardım. Ama olmuyor. Sadece burnum seğirmeye başlıyor.

Aslında yoga ve meditasyon bu anları baya kolaylaştırıyordu. Zihnimi yavaşlatabiliyor, nefesimi kontrol edebiliyordum. Ve sanırım ne yapıyorsam en iyisinin o olduğuna dair inancım vardı. Veya neredeysem o an olabilecek en iyi yer orasıydı. Ne istediğim, ne istemediğim daha berraktı. Şimdi zihnim yine çorbaya döndü. İnsanın ruh hali bütün vücuduna yansıyor. Şu an biri beni görse boynumu öne doğru ne kadar bükebildiğimi ve kamburumu nasıl da çıkarabildiği görüp etkilenirdi.😌

Sonuç olarak yazıyı baştan okuyunca; more yoga & less insta💩

Mutlak Mutluluk


Hayatın içinde evrildikçe, bilindik hırsları taşıyamıyorum. İçimde bir Kerimcan, her şeye “ne mana” diyor. Bu kez depresiflikten değil, valla bak. Olumsuz duyguların ağırlığını somut olarak vücudumda hissedebildiğimden beri, yalnızca sevgiye ve özgürlüğe inanıyorum. Geri kalanı boşverip. Sevdiğim şeylerle hafiflemek istiyorum.

Doğada yaşasam, şehirdeki kadar yırtıcı olmak gerekmezdi diye düşünüyorum. Bir gidebilsek. Bizi bağlayan şeylerin illüzyon olduğunu farkedip gidebilsek. Eminin mutluluk seviyemiz 10/10 olurdu. Her gün temiz hava, hayvanlar, temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik hayat telaşı. Eminim korkular ve kaygılar bile daha anlamlı ve gerçek olurdu. Kolay olurdu demiyorum, hayalperestliğimi bastırabilmek için kendime haftada en az 3 kez TV8 veriyorum :) Sonra ne dert, ne tasa, ne hayal dünyası kalıyor. Eminim şehirden köye göç zor olacaktır, alışmak, ağır işler, hava koşulları, sosyal hayat vb. Hepsi de çok somut. Yemek ve barınmak için bir kavga veriyorsun. İşyerinde edinin büdüye ne dediği veya uymak zorunda oldukların çok yapay değil mi?

Mesela şöyle düşünelim, bir keçinin beni yanlış anlayıp, hakkımda kötü bir şey düşünme ihtimali nedir? Keçi veya diğer hayvanlar farketmez, birbirimizi sevmekten başka ne yapabiliriz? Birbirimizi yemek istemiyorsak tabi ki :) Yanlış anlaşılmadan, kendini kanıtlamadan, yani kendin öyle istediğin için yaşamak. Ve bunu yaparken birilerinin de seni sevdiğini bilmek dünyadaki en büyük mutluluk olabilir. Uzun zamandır aradığım mutlak mutluluk tarifini buldum sanırım. Beklentilerden arınmış bir zihin, kendi içine dönebileceğin kadar şehirden uzak, emek vererek oluşturulmuş sevgi dolu bir ev, kendini toprağa kökleyeceğin bir bahçe.

Yıllardır kendime sorduğum sorular cevaplarını bulmakla kalmıyor, artık harekete geçmek istiyor. İçimde bir kıpırtı, geçmek bilmeyen bir şey olsun hissi. O bir şeyi yapacak tek kişinin kendim olduğunu benimsemek. Amen.

2017 Başlarken

Bitireceğime çok inanmadan bir yazıya başlıyorum. Baştan uyarıyorum bu yazı, bir iç konuşma niteliğindedir. Gerçi hangisi değildir ki?

Bir çok konuda benim için dönüm noktası olan 2007’den bu yana 10 sene geçmiş. Yaş aldıkça, seneler öncesini hem dünmüş gibi hatırlıyorum, hem de o kadar uzak geliyor ki. Sanki başka birinin anıları var hafızamda. Bazı şarkılar, kokular olmasa asla anımsamayacağım anlar ve insanlar geçmiş hayatımdan. Bir iç hesaplaşma. Son on yılın raporlamasını yapıyorum sanırım. Kendimi yokluyorum. Ne kadar üzüldüm, ne kadar mutlu oldum, ne kadar değiştim, ne kadarım sağ kaldı, neler istiyordum, neler buldum.

10 yıl önce öfkem taş gibi karnımda duruyorken, şimdi var olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. Affedebilmek, hafiflemek, hayatın güzelliklerini fark etmek, düğümlerin çözülmesi gibi bir şey. Derin nefes almak biraz vaktimi aldı. “Akışına bıraktım” diyemem belki, ama idare ediyorum. Geçmişi kabul ediyor, topu göğsümde yumuşatıp, geleceğe güzel bir pas vermek istiyorum. Tam da şu anda, 27 yaşımda, ne istediğimi düşünüp, tartarsam doğru zamanda doğru yerde olabilirim gibi hissediyorum.

Kesin Kızılderililerin bu konuda söyledikleri bir söz vardır; fakat bana öyle geliyor ki doğduğumuz anda yaydan çıkmış birer ok gibiyiz. Bunu fark etmemiz uzun sürüyor ama öyle bir ok düşünün, nereye gideceğini kendisi seçebiliyor. Yıllardır özenle, televizyon izleyerek baskıladığım hayal gücüme yeniden ihtiyacım var. Şimdi Tv8’den kurtulup biraz düşünme zamanı :) Yaşamak istediğim hayat neye benziyor?

Sakız Adası Gezisi

1200x700-7.jpg

Geçen seneden kalan 7 günlük iznimin bir kısmını küçük bir geziye ayırdım. Şeytanın bacağını kıralım, ülke sınırları dışına çıkalım maksadıyla, bir haftalık gebeşmeli tam pansiyon otel parasını iki günlük sakız adası turu için harcamış olduk. Pasaport, kapı vizesi, otel, feribot, tur derken biraz pahalıya patladı ama değdi. Yaptığımız hiçbir tercihten pişman olmadan dönmeyi başardıysak iyidir bence. Gidecek olanlar varsa – insan deli gibi bakıyor nerede kalsam, ne yesem, nereyi gezsem diye – ben de birkaç öneri sunayım.

Ulaşım için Ertürk Line’ın hızlı feribotunu tercih ettik. Aman 25 dk geç gideyim bir kaç kuruş ucuz olsun demeyin. Tüm feribotlar aynı saatte yola çıkıyor ve adaya varıyor. Dolayısıyla vardığınızda, vize ve pasaport kuyruğu sizi bekliyor. Tam heyecanla yareppim yurt dışındayım, bakın bakın ayak basıyorum diye gereksizce heyecanlanırken, saatlerce kuyrukta bekleyip hevesiniz kursağınızda kalmasın. Tabi kimsenin bu kadar coşkulu olduğunu da zannetmiyorum. Benim verdiğim tepkileri veren, 12 yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı. Sonra kendime geldim. Vize işlemleri için gerekli belgeleri daha önceden feribot firmasına ulaştırdığımız için bir sürprizle karşılaşmadık, parmak izi ve 35 Euro vererek adaya giriş yaptık.

İlk girişte biraz hayal kırıklığına uğramadım değil. İnsanın zihninde nasıl canlanıyorsa artık, mavi beyaz evler, her yerde tabaklar kırılıyor, sirtakiler hoppa filan, hiç alakası yok. İlk bakışta az gelişmiş bir kasaba gibi gözüküyor; ama detayları inceledikçe saygı duyuyor insan. Yani ilk anda liman, yapılar, modern gözükmüyor; ama çoğunlukla elektrikli arabalar kullanılıyor mesela. Her şey insanda bitiyor tabi. Kuş geçsin diye trafikte bekleyen insan gördük. Hani hep anlatırlar ya, valla kardeş adımını atıyorsun, duruyorlar diye. O gerçekmiş. Yarım saatlik mesafede insan profili nasıl bu kadar farklı olabiliyor, belli değil.

Ertürk Line’dan 25 Euro’ya aldığımız Güney Ada Turu için saat 12.00’a kadar oyalandık. Limana en yakın kafede birer kahve içtik, bir türlü limonlu soda bulamadık, biraz panikledik. Coğrafi olarak bu kadar yakın olmamıza rağmen dillerimiz nasıl bu kadar farklı diye fazlaca şaşırdık. Dillere merakı olan ve en azından bir kaç dilde ne dendiğini anlayabilen bir insan olarak, konuşulanlardan tek kelime anlamadım.

1200x700-1

Güney Ada Turu’na Armolia ile başladık. Sakız ağaçları ve seramikleri ile ünlü olan bu köyde hızlandırılmış bir tur yaptık. Sakız toplamak ne zor işmiş onu anladık. Hediyelik eşya dükkanında euroları saçtık. Hemen yine otobüse atlayıp Pyrgi’ye doğru yola çıktık. Tabi siz bu köyleri limandan çıkar çıkmaz kiralayacağınız araba ile de gezebilirsiniz. Yani öyle dümdüz bakıp, dönecekseniz olur tabi. Ama tur rehberinin verdiği bilgilerle gezdiğiniz her yer daha anlamlı hale geliyor. Bazen gereksiz ayrıntılar olsa da, haritada yer bulmaya harcayacağınız enerjiyi, bizim gibi saniyede 219 fotoğraf çekmeye verebilirsiniz.

1200x700-2

Pyrgi’ye bayıldım. O andan itibaren yunan esintisini, antik zamanları hissetmeye başlıyorsunuz. Merkezin 25 km güneyinde bulunan bu köy inşaa edildiği günden beri aynı şekilde duruyor. Dar sokaklar, kiliseler, korsanlardan kaçmak için yapılan köprüler ve tabi ki evlerin üstlerindeki siyah beyaz geometrik şekiller. Beni benden aldılar. Her biri farklı anlamlara gelen desenleri önce beyaza boyayıp, sonra kazıyarak ortaya çıkarmışlar. Aynı zamanda Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden önce, gemici bulmak için adaya geldiğinde, kaldığı evi de burada görebilirsiniz. Hatta burada çocukları olmuş ve hala soyadı Kolomb olan aileler burada yaşıyor. Turistlerin uydurması mıdır, kimin inancıdır bilinmez tabi; ama bu evin önünde fotoğraf çekilenin Amerika’ya gittiği söyleniyor.

IMG_6955.jpg

Bir sonraki durağımız Mesta’dan önce öğlen yemeği için şimdilerde Mesta Port denilen Paşa Limanı’na gittik. Yemek konusunda, bir vejetaryen olarak tavsiyelerim çok dinlenmese de, en azından burada bir Greek Salata yiyin derim. Adamlar menüleri bile Türkçe yapmışlar. Çünkü kimse birbirini anlamıyor, ancak göstererek anlaşılıyor. Burada keşfedilmemişliğin verdiği bir bebeksilik <3 Sessiz, sakin, rüzgarlı, anladığım kadarıyla pek kullanılmayan bir liman. Denizin içinde kolum kadar balıklar yüzüyor. Her yerde kediler, karavanda yaşayan bir dede, hızlı hızlı konuşan bir kaç teyze… Denize ayaklarımı sokup, bir kaç taş toplandıktan sonra (olmazsa olmaz) Mesta’ya yöneliyoruz.

1200x700-3

Burası Bizans döneminde inşa edilen, en iyi korunmuş ortaçağ köylerinden biriymiş. Köy, korsanların yolunu şaşırması ve köy merkezindeki önemli binalara ulaşamamaları için, labirent şeklinde inşa edilmiş. Belli ki işe de yaramış. Dışarıdan oldukça mütevazi gözüken, 1833 yılından Palaios Taksiarhis’e ait kubbeli kral kilisesinin içine girdiğinizde gözlerinize inanamayacağınız bir zenginlik yatıyor. Kimsenin bir şey çalmaya yeltenmemesi bize baya garip geldi tabi. Utanç verici olan şey ise yalnızca Türkçe olarak uyarılar konmuş olması. Artık nasıl bir ihtiyaç duyulduysa.

1200x700-4.jpg

Bu arada benim dikkatimi çeken, yolda sık sık küçük kutuların içinde bazı fotoğrafların, mumların ve hac olmasıydı. Kendimce “acil günah çıkarma noktası” olarak tanımladığım kutucukların meğerse hüzünlü bir durumu varmış. Şapel olarak adlandırılan bu noktalar, kaza sonucu, tam da orada hayatını kaybedenleri anmak için yapılmış. Adada ciddi sayıda motor kazası olduğunu söyleyebiliriz. Motor kiralayanlar dikkat!

1200x700-6.jpg

12.00’da başlayan turumuz 16.30 gibi sona erdikten sonra, rezervasyon yaptırdığımız oteli aramaya koyulduk. Burası aynı Kordona benziyor aslında, kafeler, barlar, tavernalar… En güzel tarafı da kimse çekiştirmiyor, hoş geldin abla, buraya otur gibi bir şey yok. Neyseki oteli elimizle koymuş gibi buluyoruz. Limana yakın konaklamak isteyenlere Faidra Oteli kesinlikle tavsiye ederim. Eski bir konaktan devşirme otelin üst kısmında odalar, alt kısımda ise restoran bulunuyor. Yemek tavsiyelerimi es geçiyorum, deniz gören odayı ayırtmayı ihmal etmeyin. Püfür püfür balkonda oturup, denize bakıp içlenirsiniz bi güzel. Sonra rüzgardan falafoş olup, tertemiz kokulu yastıkta rahat bir uyku çekebilirsiniz.

Kahvaltı kültürleri pek yok, ama reçelleri harika. Her şeyin sakızlısı var tabi. Bence marketlerdeki bilimum satılan meyve suları inanılmaz iyi, sakızlı su, sakızlı gazoz da güzel ama o aloe veralı meyve suları neydi öyle. Sanırım ithalat işine gireceğim. Bknz: Foto

1200x700-5.jpg

İkinci gün serbest dolaşım. Çantaları otelde bırakıp, bir uçtan bir uca gezmeye çıktık. Etnografya Müzesi’ni gezdik (fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı, iki tane kadın bir saat boyunca peşimizden ayrılmadı), üniversite bahçesinde turladık. Sonra kiliselerin etrafında döndük, sokak resimlerini fotoğrafladık. Tam çarşıyı bulduk ki siesta! Dükkanlar kapattı gitti. Saat 15.00 ile 17.00 arası neredeyse tüm dükkanlar kapalı oluyormuş. Dolaşmaya devam ettik, Sakız Adası Koreas Kütüphanesi ve Argenti Müzesini bulduk. Orayı da görmenizi tavsiye ederim. Müzelere giriş 2 Euro olduğundan kaybedeceğiniz bir şey yok.

IMG_7088.jpg

Feribot saati yaklaşırken, biraz nefeslenmek için tost yaptığını gördüğümüz, kalabalık bir kafeye girdik. Atina’dan geldiğini düşündüğümüz devasa bir gemi tam önümüze yanaştı. Meğerse kafedeki kalabalık yakınlarını bekliyormuş. Bir anda gemiden inenler, sarılanlar, adanın popülasyonu %10 kadar artmış olabilir. Tur rehberimizin dediğine göre okullar kapandıktan sonra, gençler büyükanne ve büyükbabalarının yanına geliyorlarmış, tam da o anın içine denk geldik. 5 dakika sonra ortalıkta kimse kalmamıştı.

Artık bize de yavaş yavaş yol göründü, hiç istemeyerek de olsa feribota doğru son enerjimizle yola koyulduk. Bir günümüz daha olsaydı plaj turu yapabilirdik. Bence siz, Lithi Plajını ve bütün sahili volkanik siyah taşlardan oluşan Mavra Volia Plajı’nı görmeden dönmeyin. Sakız Adası’na dair gözlemlerim şimdilik bu kadar. Fotoğraflar için beni Instagram‘dan takip edebilirsiniz.

Bir Duyguyu Öldürmek

elicia

Bu sefer, bana ait olmayan bir yazıyı paylaşmak istedim. 1981 yılında bir dergide yayımlanan yazı, başka bir zaman bu kadar etkili olamazdı belki. Tam da şimdi duymak ihtiyacında olduklarım, umarım size de iyi gelirler:

Herhangi bir duyguyu öldürmenin yolu, onda diretmek, onu sürekli kurcalamak, abartmaktır. İnsanlığı sevmekte diretirseniz, eninde sonunda herkesten nefret edeceğiniz, alnınıza yazılmış gibidir. Öyle ya, insanlığı sevmekte diretiyorsanız, onun sevimli olmasında da direteceksiniz; oysa yarı yarıya değildir. Tıpkı bunun gibi, kocanızı sevmekte diretirseniz, ondan gizli nefret etmekten kendinizi alamazsınız. Hiç kimse sürekli sevimli değildir de ondan. Olmalarında diretirseniz, bu zorbalık olur onlara karşı, daha da az sevimli olurlar. Siz de kendinizi onları sevimli olmasalar da sevmeye ya da sever gibi görünmeye zorlarsınız, her şeyi çarpıtır, nefrete düşersiniz. Herhangi bir duyguyu zorlamanın sonu o duygunun ölümü, onun yerine karşıt bir şeyin konmasıdır. Whitman her şeye, herkese sevgi duymakta diretiyordu. Derken, sonunda yalnız ölüme inanır oldu, hem de tek kendi ölümüne değil, bütün insanların ölümüne. Tıpkı bunun gibi, “Gülümsemeye çalış!” savsözü sonunda, gülümseyenlerin yüreğinde yırtıcı bir öfke yatıyor, o ünlü şen sabah selamlaşmaları, bütün şen insanların içinde acı bir safranın düğümlenmesine yol açıyor.

Olmaz böyle. Duygularınızı her zorlayışta kendinize zarar verir, istediğiniz etkinin tam tersini yaratırsınız. Bir kimseyi sevmeye zorlayın kendinizi, ne yaparsanız yapın, eninde sonunda o kimseden tiksinirsiniz. Yapılacak tek şey, içinizde gerçekten taşıdığınız duygulara sahip çıkmak, hiç birini değişikliğe zorlamamaktır. Öteki kişiyi özgür bırakmanın tek yolu budur. Kocanızı öldürmek geliyorsa içinizden, “Ah, onu gene de çok seviyorum. Her şeyimle bağlıyım ona,” demeyin. Böyle demek, yalnız kendinize değil, ona karşı da zorbalıktır. O zorlanmaktan hoşlanmaz, sevginizle bile olsa. Şöyle deyin kendinize: “Onu öldürebilirim, bu bir gerçek. Ama iyisi mi öldürmeyeyim.” O zaman duygularınız kendi dengesini bulur.” — D. H Lawrence (Kimse Beni Sevmiyor) ||

Mutlu Olmanın 5 Temel… Şaka Şaka

867b0f29412079.55f19771208e2

Hayattan nasıl bir beklentim var allah aşkına? Bu kadar heyecanla olmasını umduklarım neler? Gerçekleşmedikçe karalar bağladıklarım neredeler?

Yine sorularla karşınızdayım sevgili okur. Minicik hayatlarımızda önemli olan nedir? Yaptığımız her şey ne içindir?

Mutluluk mu?

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var ise; mutlu olmak için beklentiyi sıfıra indirmek ve kendinden sadece kendinin sorumlu olduğunu bilmek gibi duruyor. Kimse seni mutlu etmek zorunda değil, kimse senin için üzülmek veya hayatını güzelleştirmek için çaba göstermek zorunda da değil. Burada yetkili sensin. Ağladığın, üzüldüğün her an, sen izin verdiğin için var. Kuşkucu tarafım içimden konuşmaya başlıyor pek tabi. Tamam belki dermansız dertler olabilir, bazı şeylere maruz kalabiliriz. Yine de onları nasıl algıladığımız, ne derece izin verdiğimiz önemli değil mi? Ne demek istediğimi anladınız bence.

Mutluluk dedik; lakin bu uğurda yaptıklarımız, yaşadığımız hayat tarzı, bizi mutluluktan oldukça uzağa götürüyor. Kapitalizm hoppadanak sıkıştırıveriyor insanı. Para çok garip. Her zaman daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuz ve yalandan edindiğimiz ulvi amaçlarımızın swarovskili kılıfı.

Üzerine bin kere yazılmış monoton hayatlarımızı yazmayayım. Orta halli fukaralar olarak, iş hayatının %85’ini kapsadığı, garip bir yaşam şeklimiz var. İşi seviyor olmak bile, kendi irademiz dışında, belirlenen sürece dahil olmamız aslında. Baya bir yalanın içindeyiz. Sen de matrix, ben diyeyim bok çukuru. Ama yine de güzel tabi kuşlar filan.

Eskiden yaşadığım o his, bazen saniyenin onda biri filan anımsatıyor kendini. Hani bir an olur, bahar gelmiş, ıhlamur kokuyor, yalnızsın, her şeyi yapacak gücün var, hafif rüzgarlı, bir yolda yürüyorsun, sanki film karesi. Yarın da güzel şeyler olacak gibi bir inanç içinde. “Hayat güzel lan, hiçbir şey tesadüf değil. Aman allahım bu dünyaya gelişimin bir amacı olmalı. Ben aslında aşırı mühim bir insan olmalıyım…” şeklinde giderek yükselen bir manyaklıkla karışık, umut bulutu.

Sonrasında “kim seslendiriyor len senin iç sesini” diye sormak istiyorum kendime.

Tuhaf.

2012’den beri bu duyguyu kaybettim. Ne zaman geri gelmeye yeltense, oyun salonlarında, kafasını oradan buradan çıkaran kurbağanın akıbetini paylaşıyor bu hisler. Belki gördükçe dünyanın pisliğini, kırk gün çamaşır suyuyla çitilesem temizlenmeyeceğini ve değiştirecek gücüm olmadığını anladıkça, bir tık sönüyor gözlerdeki ışık.

Mutluluk diyorduk. Tesadüf eseri başımıza gelmesi beklenen, müthiş olaylar silsilesi gerçekleşmiyor sevgili okur. Bu filmler nereden esinleniyor da böyle şeyler öğretiyor bize bilmiyorum. Hani bir sakarlık yaparsın, aman efendim hayatının aşkı kafana düşer, yerde İspanya bileti bulursun filan. Harekete geçmek gerekiyor. O noktada belli oluyor? Gerçekten istiyor musun? Maruz kaldıklarını bir kenara koy, müdahale edecek cesaretin var mı? Evet akışına bırakalım da, çok da salmamak lazım belki. Harekete geçmen gereken bazı somut noktalar var. Örneğin yurtdışına çıkmak istiyorsan, pasaport almak zorundasın. Akışında giderken kimse “al canım bende fazla varmış biraz da sen kullan” demiyor.

O zaman önce ne istediğimize karar veriyoruz, net oluyoruz. Sonra buna ulaşmak için ne yapabileceğimize bakıyoruz. Bakmakla da kalmıyoruz. Başvurdum gitti.

Henüz Yazılmamış Bir Kitaptan Pasajlar-2


Yazarak aradığı sorulara cevap bulabileceğini sanıyordu. Ne de olsa en iyi arkadaşı kendisiydi ve kendisini ondan iyi kim tanıyabilirdi ki? Her zaman neyi nasıl yapacağını, hangi yolları izleyeceğini iyi bilirdi. Matematik sınavlarında, sonuç yanlış olsa da gidiş yolundan 2 puan kazanan tiplerden.

Bir an çarpıntı ile etrafa bakındı. Koskoca tren garında ondan başka kimsenin olmadığını yeni farketmişti. Sizin de anlayacağınız üzere kafası oldukça kalabalıktı ve bazen içinden kendisine “tamam sen haklısın, sus artık” dediğini işitmiştik.

Tren garındaki ıssızlık korku filmlerini aratmıyordu. Önce mantıklı sayılabilecek şekilde tren seferlerinin iptal olup olmadığını kontrol etti. Her şey yolunda gözüküyordu. Peki ya köşedeki çiçekçi? Her şeyin bir şaka olması ihtimaline karşın heyecanını belli etmeden kocaman sütunun batı yönüne ilerledi. Çiçekçi yoktu.

Sonra aynı banka geri dönüp oturdu. Aslında ne garip; hem insanları sevmiyor hem de yokluklarından korkuyorduk. Halbuki her şeyi korkunç hale getiren bizzat biz değil miydik? Endişelenecek bir şey yok. İçinden kendine, dünyada tek sen kalmış olsan en az 3 kişi yapar dedi ve kısa bir süreliğine gözlerini yumdu. Hayatının en rahat uykusuydu bu.