Pazartesi Şarkısı

Eskiden 18-20 yaşlarımdayken, güzel bir müzik keşfedince, bana hissettirdiklerine göre bazı sahneler hayal ederdim. Aklımın içinde bu şarkılara klip çekerdim. Bunları bazen yazardım, bazen birilerine dinletip gözünde ne canlandığını sorardım. Sonra nasıl olduysa oldu işte, o duygumu kaybettim. Belki şarkı dinlemedim, belki de uzunca bir süre hislerime dokunacak her şeyden kaçındım. Geçmişte yazdıklarıma bile dönüp bakamadım. Kırılgan olmaktan korktum, duygusal olmaktan utandım. Sert durayım derken, kaya oldum. Gerçekçi olayım derken, hayal kurmayı unuttum. Büyüdüm ya filan diye düşünürken; galiba ben olayı çok yanlış anladım. Kendimden yeni biri çıktı; fakat bu kişiyle anlaşamadım.
Geçen sene Ludovico Einaudi’yi keşfedince, eski günlerdeki hislerim kıpırdar gibi oldu. Varlığını bile unuttuğum bir his. Nasıl anlatılır bilmiyorum, başka bir yazıda da bahsetmiştim sanırım. Düşünerek değil de yalnız duyular aracılığı ile var olduğumu hissetmek. Sanırım mutluluğu tarif etmeye çalıştığım yazılardan biri:) Avatar’ın kuyruğu ile ağaca bağlandığı an gibi. Adamın her bestesi ayrı bir ağaç gibi bir hikaye anlatıyor. Paylaştığım “Monday” içlerinde beni en derinden sarsanı. En sevdiğim değil aslında sadece en sarsıcı olanı. Nedenini bilmiyorum. Bu dünyada ne kadar yalnız olduğunu, ama gerçekten kendinden başka kimseye tutunamayacağını yüzüne vuruyor gibi. Çıplaklığın ayıp değil, doğal olduğunu, ayaklarının toprağa değmesi gerektiğini ve yağmuru hissetmen gerektiğini söylüyor. Doğum ve ölüm çok basit bir hal alıyor bazen. Şimdi ne yapıyorsun diye soruyor. Şimdi sen hayatınla ne yapıyorsun?
Düşünüyorum. Ben hayatımla ne yapıyorum.
Reklamlar

Henüz Yazılmamış Bir Kitaptan Pasajlar-3

4ad91f51078861-58e23ff9637f2.jpg

İsteklerini daha ne kadar ufaltabilirdi? Neredeyse görünmez hale gelmişlerdi. Var olduklarını düşünürken, hiçbir zaman gelmeyecek olan “daha iyi bir an” beklerken yıllar geçti. O kadar ki bu sırada karakterimiz olgunlaştı ve hatta yaşlandı.

Başka biri anlamıyor diye anlatmaktan vazgeçti. Bir diğerinin anlayabileceği aklına bile gelmedi. Yurt dışına gidemiyor diye dil öğrenmekten vazgeçmek gibi. Halbuki neden gidemesindi? Hayatıyla istediğini yapabilir, canı istiyorsa uçabilirdi. Bu sırada düşebilir ve kalkabilir, yaraların geçmesini bekleyebilirdi. Sonra yeniden deneyebilirdi. Kimsenin uçamayacağını söylemesi uçamayacağı anlamına gelmiyordu. Ölen kimse dönmemesine rağmen cennete bile inanılıyordu sonuçta.

Düşündü ki bundan sonra düşünmenin manası yok. O yüzden düşünmeyi bıraktı. Yalnız hislerine göre yaşamazsa boyun fıtığından daha büyük problemleri olabilirdi. Görünmez haldeki ve başkaları tarafından koparılmış umutlarını yeşertmek üzere suladı ve kendine bir çift kanat yapmaya karar verdi.

Gizli Olmayan Mucizevi Bilgi

0227c235733705-57023c33c2d84.jpg

28 yaşındayım, hala büyüyorum. Kendimi tanıdıkça hayata bakışım netleşiyor ve bu hoşuma gidiyor. Aslında bu zamana kadar, dolu dolu yaşayamadan yaşlanmaktan korkardım. Şimdi görüyorum ki ne kadar basit bir düşünceymiş. Belki de yalnızca öncelikler değişmiştir. Sahi “dolu dolu yaşamak” neydi ki?

Temelden hayata bağlı olduğumuz bazı düşünceler vardır ya, her sabah yataktan kalmamızı sağlayan ipler. Bu ipler incelirse, koparsa çok kötü olur sanmıştım halbuki iplerin yıprandığını ve hatta değişebildiğini gördüm. Mesela hep mutluluğu nasıl bulurum diye düşündüm. Aslında bu arayışım bile mutluluğa kavuşmak için değil, sadece acıdan kaçınmak içinmiş. Şimdi başa döndüm, daha küçük adımlar atıyor, daha azını bekliyorum.

Geçen gün işten eve dönerken inanılmaz bir baş ağrısı girdi. İlacı içip sakince beklemeye başladıktan sonra o ağrının gitmeye başladığı ilk an mutlu oluyorum mesela. Bunun adı huzur, rahatlama da olabilir. (Zaten milletçe hislerimizi çok iyi tahlil edebildiğimiz söylenemez.) Çok üşüdükten sonra, kalın bir çorap giyip beklerken, ayaklarımın yavaş yavaş ısındığı an. Mutluluk verici geliyor bana. Burada sürekli (mutlak) bir mutluluktan bahsetmiyoruz tabi ki. Onun varlığından şimdilik emin değilim.

Nasıl anlatırım bilemiyorum. Bu iki durumda da kötü koşuldan iyiye doğru giderken, duyularım aracılığıyla var olduğumu hissedip, mutlu oluyorum ve ilginç olan şu ki; iki durumda da eylemin yavaşça ve küçük de olsa bir çaba ile gerçekleşiyor olması. Hani hep denir ya pat diye iyi koşullara ulaşmış biri, bir türlü mutlu olamaz ama kötüden iyiye, zaman içinde çabalayarak gelen insanın mutlu olması daha olasıdır diye. Sanırım hayat bu kurala göre işliyor.

Bunu anlamak bile insanı rahatlatıyor. Tamamen iyi olan hiçbir şey yok. Her şey karşıtı ile birlikte var, iyi ve kötü, karanlık ve aydınlık gibi. O halde sürekli olarak tüm koşulların olgunlaşmasını beklemek, doğru zamanı beklemek gibi şeyler de olmamalı. Madem doğru ve yanlış iç içe, artık bu bekleme huyunu bırakmalı. En güzel kıyafeti giymek için, en sevilen deftere yazmak için hep sonrayı, şimdiden daha iyi bir an beklemeyi bırakmalı. Sonuçta yalnız şu an yaşıyoruz. Geleceği oluşturan her an şimdiden geçiyor ve hiçbir şey tam doğru ya da tam yanlış olmuyor.

Hep duyduğum fakat bir türlü içselleştiremediğim anı yaşamak terimini de geçenlerde temizlik yaparken idrak ettim. Temizlik yapmanın ruhani bir tarafı var sanırım. Beden kendini kaptırmış yaşadığı yeri arındırmaya çalışırken, zihin ise kontrolden çıkmış olan hayatı ayıklamaya çalışır. Üç yıl önceki o tartışmada keşke şöyle söyleseydim diye ışıklar yanar. Aslında gelecek diye bir şey olmadığını, sadece bu an burada var olduğumu idrak ettiğim sırada evi süpürüyordum :) Hiç gizli olmayan mucizevi bir bilgi bu. Özellikle anksiyete muzdaribi bir birey olarak aslında endişe edecek bir şey olmadığını anlamak dünyanın en güzel şeyi olabilir. Gelecek yoksa, kaygılanacak bir şey de yok demektir. Gelecek her an biz onu yaşadıkça şekilleniyor. Bunca yıl boşuna endişelenmişim. Şaka tabi. Soyadımı ENDİŞEBOZUKLUĞU diye çevirsem yeridir. Yine de hiçbir düşünceye tutunamazken, bu düşüncenin yardımı oldu. Belki mindfulness meditasyon da idrak sürecimi hızlandırmış olabilir. Şimdi deli gibi evi süpürüp bir aydınlanma beklemeyin.

İnsan yılın sonunda kendiyle hesaplaşmaya giriyor sanırım. Ne yaptım, ne kadarı doğru ne kadarı yanlış, ne kadar mutlu oldum, ne kadar üzüldüm, ne kadarına izin verdim, ne kadarına sebep oldum vb. Sonuçta acı, tatlı (tatlı hiçbir şey olmadı sanırım) bir yıl daha biterken aklımızda kalanlarla bir tık daha büyüyoruz. Kimse ister misin diye sormuyor, bir şekilde geçmez denilen onca zaman geçip gidiyor. Ve biz yine şimdide kalıyoruz. Herkese iyi seneler.

Mışı Mışı Ağacının Dalında

Bu blog ile ilk defa karşılaşan ve öylesine başlıklara bakan biri kafayı mutlulukla bozmuş biri olduğumu düşünecektir. Nispeten doğru :) Fakat henüz çözebilmiş değilim. Aksine bu konu üzerinde kendimi sıktıkça, okudukça, kuyruğunun mutluluk olduğunu zanneden ve onu asla yakalayamayan kedi gibi dönüp duruyorum. Belki de bu değildir. Belki mutlu olmamız bile gerekmiyordur.

Ekşi sözlükte bir hayırsever mutluluğun formülünü çıkarmış. Yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Sabit mutluluk teorisini özetleyecek olursak, bilindiği gibi beklentiler arttıkça mutlu olmak zorlaşır. Ayrıca beklentilerin değişmesinin mutlulukta meydana getirdiği değişim ile yaşanmışlıkların değişmesinin beklentilerde meydana getirdiği değişiklik birbirlerine zıt, fakat büyüklük olarak orantılıdır. Bu durumda mutluluk vizyondan bağımsızdır; kim olursak olalım (en zengin, en başarılı vs.) mutluluk miktarımızın değişmeyeceğini gösterir.

Hımm. O zaman çok zengin olmak, çok güzel olmak, çok başarılı olmak mutluluk miktarımızı etkileyen bir etmen değilse, küçüklüğümüzden beri, okul veya sosyal ortamların da yardımıyla, başka bir şeye yönlendirilmemiş olan bizler tam olarak ne olmak için çalışacağız?

Keşke bu dönemde yarı tanrılar filan olsaydı. Deseydi ki “evlat bıdı bıdı dağının tepesinde bir mışı mışı ağacı var. Git o ağacın dalından sallanarak dünyaya ters bak, işte o zaman kadim mutluluk tanrıçası (nedense kadın) seni bulacak.” Eminim ulaşmak daha kolay olurdu. En azından hangi yoldan gideceğini ve kimlerle savaşacağını bilirdin.

İnsanın kendi içine yaptığı yolculuk en zoru. Bir ortaokul çocuğu kadar acımasız olabiliyorum kendime. Aslında bir düzen oluşturmak önemli, rutinlerimi seviyorum. Planlı olarak rutinden çıkmayı da seviyorum. Kimse inanmıyor ama çalışmayı da seviyorum. Bir çok sebebi var. Ama derindeki sebebi, yapmaktan korktuğum şeylerden beni alıkoyması ve bahane olması. Hem iyi hem de kötü şeyler için. Sonra bir bakıyorum zaman geçmiş ve artık o şeylerin bir önemi kalmamış. Mesela yurt dışına gitmekten de alıkoyuyor ama iyi bir bahane olduğu için üzülmüyorum. Esasında gideceğime inanmıyorum. Ama kimseye evde candy crush oynamam lazım şimdi bir yere çıkamam diyemem.🙄 Durdukça duruyor, çalıştıkça parlıyor insan. (Bir kedi atasözü)

Peki bize öğretildiği kadarıyla mutlu olmak için ne yapıyoruz? Aslında bunun için instagram hikayelerine bakabilirsin. Eğer bir hafta sonu evdeysen ve kendine acımak istiyorsan kesinlikle tavsiye ederim.👌🏻Her ne kadar kendinle barışık ol, iç huzur arayışında ol bir şekilde kaçırdıkların için perişan olmanı sağlayabilirler.

Esas sorun tatmin sanırım. Bazen öyle doyumsuz olabiliyorum ki. Yaptığım dondurma tercihinden bile pişmanlık duyuyorum.😒 Sürekli almamış, yapmamış olduklarımı düşünmekten öyle enerji harcıyorum ki kilo veriyor olabilirim. Hop fayda çıkardım. Ama olmuyor. Sadece burnum seğirmeye başlıyor.

Aslında yoga ve meditasyon bu anları baya kolaylaştırıyordu. Zihnimi yavaşlatabiliyor, nefesimi kontrol edebiliyordum. Ve sanırım ne yapıyorsam en iyisinin o olduğuna dair inancım vardı. Veya neredeysem o an olabilecek en iyi yer orasıydı. Ne istediğim, ne istemediğim daha berraktı. Şimdi zihnim yine çorbaya döndü. İnsanın ruh hali bütün vücuduna yansıyor. Şu an biri beni görse boynumu öne doğru ne kadar bükebildiğimi ve kamburumu nasıl da çıkarabildiği görüp etkilenirdi.😌

Sonuç olarak yazıyı baştan okuyunca; more yoga & less insta💩

Mutlak Mutluluk


Hayatın içinde evrildikçe, bilindik hırsları taşıyamıyorum. İçimde bir Kerimcan, her şeye “ne mana” diyor. Bu kez depresiflikten değil, valla bak. Olumsuz duyguların ağırlığını somut olarak vücudumda hissedebildiğimden beri, yalnızca sevgiye ve özgürlüğe inanıyorum. Geri kalanı boşverip. Sevdiğim şeylerle hafiflemek istiyorum.

Doğada yaşasam, şehirdeki kadar yırtıcı olmak gerekmezdi diye düşünüyorum. Bir gidebilsek. Bizi bağlayan şeylerin illüzyon olduğunu farkedip gidebilsek. Eminin mutluluk seviyemiz 10/10 olurdu. Her gün temiz hava, hayvanlar, temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik hayat telaşı. Eminim korkular ve kaygılar bile daha anlamlı ve gerçek olurdu. Kolay olurdu demiyorum, hayalperestliğimi bastırabilmek için kendime haftada en az 3 kez TV8 veriyorum :) Sonra ne dert, ne tasa, ne hayal dünyası kalıyor. Eminim şehirden köye göç zor olacaktır, alışmak, ağır işler, hava koşulları, sosyal hayat vb. Hepsi de çok somut. Yemek ve barınmak için bir kavga veriyorsun. İşyerinde edinin büdüye ne dediği veya uymak zorunda oldukların çok yapay değil mi?

Mesela şöyle düşünelim, bir keçinin beni yanlış anlayıp, hakkımda kötü bir şey düşünme ihtimali nedir? Keçi veya diğer hayvanlar farketmez, birbirimizi sevmekten başka ne yapabiliriz? Birbirimizi yemek istemiyorsak tabi ki :) Yanlış anlaşılmadan, kendini kanıtlamadan, yani kendin öyle istediğin için yaşamak. Ve bunu yaparken birilerinin de seni sevdiğini bilmek dünyadaki en büyük mutluluk olabilir. Uzun zamandır aradığım mutlak mutluluk tarifini buldum sanırım. Beklentilerden arınmış bir zihin, kendi içine dönebileceğin kadar şehirden uzak, emek vererek oluşturulmuş sevgi dolu bir ev, kendini toprağa kökleyeceğin bir bahçe.

Yıllardır kendime sorduğum sorular cevaplarını bulmakla kalmıyor, artık harekete geçmek istiyor. İçimde bir kıpırtı, geçmek bilmeyen bir şey olsun hissi. O bir şeyi yapacak tek kişinin kendim olduğunu benimsemek. Amen.

2017 Başlarken

Bitireceğime çok inanmadan bir yazıya başlıyorum. Baştan uyarıyorum bu yazı, bir iç konuşma niteliğindedir. Gerçi hangisi değildir ki?

Bir çok konuda benim için dönüm noktası olan 2007’den bu yana 10 sene geçmiş. Yaş aldıkça, seneler öncesini hem dünmüş gibi hatırlıyorum, hem de o kadar uzak geliyor ki. Sanki başka birinin anıları var hafızamda. Bazı şarkılar, kokular olmasa asla anımsamayacağım anlar ve insanlar geçmiş hayatımdan. Bir iç hesaplaşma. Son on yılın raporlamasını yapıyorum sanırım. Kendimi yokluyorum. Ne kadar üzüldüm, ne kadar mutlu oldum, ne kadar değiştim, ne kadarım sağ kaldı, neler istiyordum, neler buldum.

10 yıl önce öfkem taş gibi karnımda duruyorken, şimdi var olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. Affedebilmek, hafiflemek, hayatın güzelliklerini fark etmek, düğümlerin çözülmesi gibi bir şey. Derin nefes almak biraz vaktimi aldı. “Akışına bıraktım” diyemem belki, ama idare ediyorum. Geçmişi kabul ediyor, topu göğsümde yumuşatıp, geleceğe güzel bir pas vermek istiyorum. Tam da şu anda, 27 yaşımda, ne istediğimi düşünüp, tartarsam doğru zamanda doğru yerde olabilirim gibi hissediyorum.

Kesin Kızılderililerin bu konuda söyledikleri bir söz vardır; fakat bana öyle geliyor ki doğduğumuz anda yaydan çıkmış birer ok gibiyiz. Bunu fark etmemiz uzun sürüyor ama öyle bir ok düşünün, nereye gideceğini kendisi seçebiliyor. Yıllardır özenle, televizyon izleyerek baskıladığım hayal gücüme yeniden ihtiyacım var. Şimdi Tv8’den kurtulup biraz düşünme zamanı :) Yaşamak istediğim hayat neye benziyor?

Sakız Adası Gezisi

1200x700-7.jpg

Geçen seneden kalan 7 günlük iznimin bir kısmını küçük bir geziye ayırdım. Şeytanın bacağını kıralım, ülke sınırları dışına çıkalım maksadıyla, bir haftalık gebeşmeli tam pansiyon otel parasını iki günlük sakız adası turu için harcamış olduk. Pasaport, kapı vizesi, otel, feribot, tur derken biraz pahalıya patladı ama değdi. Yaptığımız hiçbir tercihten pişman olmadan dönmeyi başardıysak iyidir bence. Gidecek olanlar varsa – insan deli gibi bakıyor nerede kalsam, ne yesem, nereyi gezsem diye – ben de birkaç öneri sunayım.

Ulaşım için Ertürk Line’ın hızlı feribotunu tercih ettik. Aman 25 dk geç gideyim bir kaç kuruş ucuz olsun demeyin. Tüm feribotlar aynı saatte yola çıkıyor ve adaya varıyor. Dolayısıyla vardığınızda, vize ve pasaport kuyruğu sizi bekliyor. Tam heyecanla yareppim yurt dışındayım, bakın bakın ayak basıyorum diye gereksizce heyecanlanırken, saatlerce kuyrukta bekleyip hevesiniz kursağınızda kalmasın. Tabi kimsenin bu kadar coşkulu olduğunu da zannetmiyorum. Benim verdiğim tepkileri veren, 12 yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı. Sonra kendime geldim. Vize işlemleri için gerekli belgeleri daha önceden feribot firmasına ulaştırdığımız için bir sürprizle karşılaşmadık, parmak izi ve 35 Euro vererek adaya giriş yaptık.

İlk girişte biraz hayal kırıklığına uğramadım değil. İnsanın zihninde nasıl canlanıyorsa artık, mavi beyaz evler, her yerde tabaklar kırılıyor, sirtakiler hoppa filan, hiç alakası yok. İlk bakışta az gelişmiş bir kasaba gibi gözüküyor; ama detayları inceledikçe saygı duyuyor insan. Yani ilk anda liman, yapılar, modern gözükmüyor; ama çoğunlukla elektrikli arabalar kullanılıyor mesela. Her şey insanda bitiyor tabi. Kuş geçsin diye trafikte bekleyen insan gördük. Hani hep anlatırlar ya, valla kardeş adımını atıyorsun, duruyorlar diye. O gerçekmiş. Yarım saatlik mesafede insan profili nasıl bu kadar farklı olabiliyor, belli değil.

Ertürk Line’dan 25 Euro’ya aldığımız Güney Ada Turu için saat 12.00’a kadar oyalandık. Limana en yakın kafede birer kahve içtik, bir türlü limonlu soda bulamadık, biraz panikledik. Coğrafi olarak bu kadar yakın olmamıza rağmen dillerimiz nasıl bu kadar farklı diye fazlaca şaşırdık. Dillere merakı olan ve en azından bir kaç dilde ne dendiğini anlayabilen bir insan olarak, konuşulanlardan tek kelime anlamadım.

1200x700-1

Güney Ada Turu’na Armolia ile başladık. Sakız ağaçları ve seramikleri ile ünlü olan bu köyde hızlandırılmış bir tur yaptık. Sakız toplamak ne zor işmiş onu anladık. Hediyelik eşya dükkanında euroları saçtık. Hemen yine otobüse atlayıp Pyrgi’ye doğru yola çıktık. Tabi siz bu köyleri limandan çıkar çıkmaz kiralayacağınız araba ile de gezebilirsiniz. Yani öyle dümdüz bakıp, dönecekseniz olur tabi. Ama tur rehberinin verdiği bilgilerle gezdiğiniz her yer daha anlamlı hale geliyor. Bazen gereksiz ayrıntılar olsa da, haritada yer bulmaya harcayacağınız enerjiyi, bizim gibi saniyede 219 fotoğraf çekmeye verebilirsiniz.

1200x700-2

Pyrgi’ye bayıldım. O andan itibaren yunan esintisini, antik zamanları hissetmeye başlıyorsunuz. Merkezin 25 km güneyinde bulunan bu köy inşaa edildiği günden beri aynı şekilde duruyor. Dar sokaklar, kiliseler, korsanlardan kaçmak için yapılan köprüler ve tabi ki evlerin üstlerindeki siyah beyaz geometrik şekiller. Beni benden aldılar. Her biri farklı anlamlara gelen desenleri önce beyaza boyayıp, sonra kazıyarak ortaya çıkarmışlar. Aynı zamanda Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden önce, gemici bulmak için adaya geldiğinde, kaldığı evi de burada görebilirsiniz. Hatta burada çocukları olmuş ve hala soyadı Kolomb olan aileler burada yaşıyor. Turistlerin uydurması mıdır, kimin inancıdır bilinmez tabi; ama bu evin önünde fotoğraf çekilenin Amerika’ya gittiği söyleniyor.

IMG_6955.jpg

Bir sonraki durağımız Mesta’dan önce öğlen yemeği için şimdilerde Mesta Port denilen Paşa Limanı’na gittik. Yemek konusunda, bir vejetaryen olarak tavsiyelerim çok dinlenmese de, en azından burada bir Greek Salata yiyin derim. Adamlar menüleri bile Türkçe yapmışlar. Çünkü kimse birbirini anlamıyor, ancak göstererek anlaşılıyor. Burada keşfedilmemişliğin verdiği bir bebeksilik <3 Sessiz, sakin, rüzgarlı, anladığım kadarıyla pek kullanılmayan bir liman. Denizin içinde kolum kadar balıklar yüzüyor. Her yerde kediler, karavanda yaşayan bir dede, hızlı hızlı konuşan bir kaç teyze… Denize ayaklarımı sokup, bir kaç taş toplandıktan sonra (olmazsa olmaz) Mesta’ya yöneliyoruz.

1200x700-3

Burası Bizans döneminde inşa edilen, en iyi korunmuş ortaçağ köylerinden biriymiş. Köy, korsanların yolunu şaşırması ve köy merkezindeki önemli binalara ulaşamamaları için, labirent şeklinde inşa edilmiş. Belli ki işe de yaramış. Dışarıdan oldukça mütevazi gözüken, 1833 yılından Palaios Taksiarhis’e ait kubbeli kral kilisesinin içine girdiğinizde gözlerinize inanamayacağınız bir zenginlik yatıyor. Kimsenin bir şey çalmaya yeltenmemesi bize baya garip geldi tabi. Utanç verici olan şey ise yalnızca Türkçe olarak uyarılar konmuş olması. Artık nasıl bir ihtiyaç duyulduysa.

1200x700-4.jpg

Bu arada benim dikkatimi çeken, yolda sık sık küçük kutuların içinde bazı fotoğrafların, mumların ve hac olmasıydı. Kendimce “acil günah çıkarma noktası” olarak tanımladığım kutucukların meğerse hüzünlü bir durumu varmış. Şapel olarak adlandırılan bu noktalar, kaza sonucu, tam da orada hayatını kaybedenleri anmak için yapılmış. Adada ciddi sayıda motor kazası olduğunu söyleyebiliriz. Motor kiralayanlar dikkat!

1200x700-6.jpg

12.00’da başlayan turumuz 16.30 gibi sona erdikten sonra, rezervasyon yaptırdığımız oteli aramaya koyulduk. Burası aynı Kordona benziyor aslında, kafeler, barlar, tavernalar… En güzel tarafı da kimse çekiştirmiyor, hoş geldin abla, buraya otur gibi bir şey yok. Neyseki oteli elimizle koymuş gibi buluyoruz. Limana yakın konaklamak isteyenlere Faidra Oteli kesinlikle tavsiye ederim. Eski bir konaktan devşirme otelin üst kısmında odalar, alt kısımda ise restoran bulunuyor. Yemek tavsiyelerimi es geçiyorum, deniz gören odayı ayırtmayı ihmal etmeyin. Püfür püfür balkonda oturup, denize bakıp içlenirsiniz bi güzel. Sonra rüzgardan falafoş olup, tertemiz kokulu yastıkta rahat bir uyku çekebilirsiniz.

Kahvaltı kültürleri pek yok, ama reçelleri harika. Her şeyin sakızlısı var tabi. Bence marketlerdeki bilimum satılan meyve suları inanılmaz iyi, sakızlı su, sakızlı gazoz da güzel ama o aloe veralı meyve suları neydi öyle. Sanırım ithalat işine gireceğim. Bknz: Foto

1200x700-5.jpg

İkinci gün serbest dolaşım. Çantaları otelde bırakıp, bir uçtan bir uca gezmeye çıktık. Etnografya Müzesi’ni gezdik (fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı, iki tane kadın bir saat boyunca peşimizden ayrılmadı), üniversite bahçesinde turladık. Sonra kiliselerin etrafında döndük, sokak resimlerini fotoğrafladık. Tam çarşıyı bulduk ki siesta! Dükkanlar kapattı gitti. Saat 15.00 ile 17.00 arası neredeyse tüm dükkanlar kapalı oluyormuş. Dolaşmaya devam ettik, Sakız Adası Koreas Kütüphanesi ve Argenti Müzesini bulduk. Orayı da görmenizi tavsiye ederim. Müzelere giriş 2 Euro olduğundan kaybedeceğiniz bir şey yok.

IMG_7088.jpg

Feribot saati yaklaşırken, biraz nefeslenmek için tost yaptığını gördüğümüz, kalabalık bir kafeye girdik. Atina’dan geldiğini düşündüğümüz devasa bir gemi tam önümüze yanaştı. Meğerse kafedeki kalabalık yakınlarını bekliyormuş. Bir anda gemiden inenler, sarılanlar, adanın popülasyonu %10 kadar artmış olabilir. Tur rehberimizin dediğine göre okullar kapandıktan sonra, gençler büyükanne ve büyükbabalarının yanına geliyorlarmış, tam da o anın içine denk geldik. 5 dakika sonra ortalıkta kimse kalmamıştı.

Artık bize de yavaş yavaş yol göründü, hiç istemeyerek de olsa feribota doğru son enerjimizle yola koyulduk. Bir günümüz daha olsaydı plaj turu yapabilirdik. Bence siz, Lithi Plajını ve bütün sahili volkanik siyah taşlardan oluşan Mavra Volia Plajı’nı görmeden dönmeyin. Sakız Adası’na dair gözlemlerim şimdilik bu kadar. Fotoğraflar için beni Instagram‘dan takip edebilirsiniz.